ATATÜRK’ÜN İSLAMİYET İÇİN YAPTIĞI ÖNEMLİ HİZMETLERİ

Görüldüğü gibi bu okullar sanılanın aksine bir siyasi partinin desteği ile açılmamıştır. Bugün din adamlarımızın arabasını, evini, sosyal ve ekonomik bağımsızlığını bu kanunlar sağlamıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı kadro itibarıyla Milli Eğitim Bakanlığından sonra en fazla kadrosu olan bir teşkilattır. Bilgisiz, önünü göremeyecek kadar cahil insanların konuşmaları yüce dinimiz İslâm’ı temsil edemez. Allah yüce dinimizi ve milletimizi,Atatürk’ün ve onun yolundan gidenlerin dinimize yaptıkları hizmetlerin kadrini ve kıymetini bilmeyen din adamlarından ve Atatürk’ü bütün cepheleriyle tanımadığı halde Atatürkçü geçinen devrimcilerden korusun. Nasıl ki bir eşyanın üç boyutu (eni, boyu,yüksekliği) varsa,sosyal olayların da üç boyutu vardır. Eğer bir sosyal olayı üç boyutuyla değil de sadece bir boyutuyla değerlendirirseniz yanılgıya düşersiniz.Ben de bu gerçeği göz önünde bulundurarak, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, l919 tarihinden ölümüne kadar; siyasî, askerî, dini, sosyal ve kültürel açıdan üç boyutta derinliğineinceleyerek, değişik cepheleriyle tanıtmaya çalışacağım. Birinci Dünya Savaşına beraber girdiğimiz İttifak devletlerinin savaşı kaybetmesi üzerine, 30 Ekim l918 tarihinde, Osmanlıyı temsilen Bahriye Nazırı Rauf Bey ile İtilaf devletlerini temsilen İngiliz Amirali Caltro Parasında,Limni Adası MondorosLimanında, Agememnon Zırhlısında, Mondros Mütarekesi (Terki SilahAnlaşması) imzalandı. Bu anlaşma şartlarına göre; bütün cephelerdeki Osmanlı askerleri ile denizlerde bulunan savaş gemileri İtilaf devletlerinin ordularına teslim edilecekti. Akabinde Fransa’nın Servşehrinde yapılanSevr Anlaşmasına göre; Osmanlı toprakları İtilaf devletleri tarafından taksim edildi. İngilizler savaş gemileri ile gelerek İstanbul’u; Yunanlılar, İzmir’den başlamak üzere Aydın,Bursa ve Ayfonkarahisar’ı; İtalyanlar, Antalya yöresini ve 12 Adayı; Fransızlar, Çukurova’yı; Adana,Osmaniye,Maraş,Gaziantep, Urfa, Antakya ve bütün Suriye topraklarını; Ruslar, Doğu Anadolu’yu Erzurum’a kadar işgal ederek paylaştılar. Türklere, Orta Anadolu’da işgal edilmemiş dar bir vatan toprağı kaldı. Vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş,orduları terki silah etmiş bir Osmanlı. Bu şartlar altında Saraya yakın Ferit Paşa kabinesinde Nazırlık yapan Ali Kemal ve bazı devlet adamları; “İngiliz mandasını kabul edersek, savaşsız halifeliği korumuş oluruz” teklifinde bulunuyordu. Ali Kemal, bugünkü İngiliz Başbakanı Boris Johnson’un dedesidir. Diğer bir grup,işgal kuvvetleriyle topyekûn Milli Mücadeleye girişerek vatan toprağını kurtarmak isteyen vatansever Kuvayı Milliyecilerdi. Bunların başında Mustafa Kemal ve arkadaşları vardı. Atatürk, Anadolu’nun vatansever insanlarını teşkilatlandırmak için 16 Mayıs 1919 tarihinde Bandırma Vapuruyla İstanbul’dan Samsun’a hareket etti. 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’da büyük bir ilgiyle karşılanan Atatürk; Havza,Amasya, Erzurum ve Sivas kongrelerini yaptıktan sonra, 27 Aralık 1919 tarihinde kongre arkadaşlarıyla birlikte Ankara’ya geldiler. Atatürk ilk olarak beraber geldiği arkadaşlarının barınacak yerlerini temin ettikten sonra,masraflarını karşılamak üzere o zaman Ankara’da şubesi bulunan Yabancı Osmanlı Bankası’ndan 1.000 (bin) lira borç para alır. Zamanın Ankara Müftüsü Mehmet Rıfat Börekçi, Atatürk’ü ziyaret eder ve yanında getirdiği torbada bulunan 1.200(bin iki yüz) lirayı uzatarak, “Paşam eşimin ve benim kefen parası olarak biriktirdiğimiz bu parayı Milli Mücadelenizde harcayın” der. Milli Mücadeleye maddi ve manevi büyük destekleri olan Müftü Rıfat Börekçi, yaptığı vaiz ve nasihatlerle de Ankara halkını Milli Mücadeleye yardıma çağırır. Ankara’yı Milli Mücadelenin merkezi olarak seçen ve bütün çalışmalarını buradan yürüten Atatürk,yeni kurulacak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş yapısıyla ilgili kararları almak için 23 Nisan 1920 tarihinde açılacak olan Meclis’e Anadolu’dan gelecek olan delegeleri davet eder. O günkü imkânları dâhilinde atlarına binerek, kalenin çevresinde kümelenmiş küçük bir kasaba görünümünde olan Ankara’ya gelen delegelerin bir kısmı otel olmadığı için tanıdıklarının evinde ağırlanır. Tanıdıkları olmayanlar da geceyi bugünkü Gençlik Parkı’nda, Sıhhiye’ye kadar uzanan fundalık alanında, ağaca bağladığı atının eyerini başının altına yastık,terkisindeki beyliği de üzerine yorgan olarak örterek geceyi fundalıkta geçirirler.Bunu anlatmaktaki maksadım; İlk meclis üyelerinin ne büyük zorluklarla görevlerini yaptıklarını yeni nesillere duyurmaktır. Atatürk ve silah arkadaşları büyük Türk Milletini;(yaşlısı, genci,cefakâr Anadolu kadınını) arkasına alarak yaptıkları İstiklal Mücadelesini Allah’ın inayetiyle kazandıktan sonra, 29 Ekim 1923 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurarlar. Atatürk yeni kurulan genç Türkiye Cumhuriyetini sağlam temeller üzerine oturtmak için; sosyal, ekonomik, askeri ve dini kurumların oluşmasıyla ilgili kanunları çıkarır. İlk olarak, eğitimi düzenlemek için 3 Mart 1924 tarihinde Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkartılarak, müspet eğitim ile din eğitimi birleştirilir, devletin kontrolü dışında kimsenin dini bir okul veya kurs açamayacağı belirlenir. Aynı tarihte Atatürk’ün direktifleriyle Diyanet İşleri Başkanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı da kurulur. Söz konusu bu kurumların kuruluşlarıyla ilgili olarak kendisine getirilen kanunları tetkik eden Atatürk, maaşlarının aynı olduğunu görünce, Diyanet İşleri Başkanının maaşının üzerini çizer. Genelkurmay Başkanlığı’ndan daha önemli gördüğü Diyanet İşleri Başkanının maaşının yükseltilmesini not olarak yazar. Osmanlı döneminde din adamlarına devlet maaş ödemezdi.Cemaatler ve tarikatlar bir camiyi kontrolü altına alır, bilgisizce dini ibadetlerini yaparlardı. Kendilerini belirlemek için toplumun genel kıyafetinden farklı bir kıyafetle dolaşan cemaat ve tarikat mensuplarından kiminin sarığının pörçüğü uzun, kimininki kısa olurdu. Devlet’ten maaş almadıkları için halktan topladıkları yardım ve zekâtla geçinirlerdi. Ayrıca ölen insanların vasiyeti üzerine,sağlığında kılamadıkları namazları bedellendirilir, mirasın bir kısmı ıskata ayrılır, devire katılan hocalar bu paraları kendi aralarında pay ederlerdi. Kuran’ı Kerim’imizin Hira Dağında Peygamber Efendimize ilk gelen Alak Suresinin ilk beş ayeti ile ikinci gelen Kalem Suresinin ilk üç ayeti okuma ve yazmayı emrettiği halde Müslümanlar bu ayetlerden bihaber, karanlıklar içinde kalmışlar. Avrupa 15. yüzyılda okuma ve yazma seferberliği başlatmasına rağmen, Müslümanların okuma yazma seferberliği Atatürk’ün öncülüğünde Cumhuriyetin kuruluşuyla başlamıştır. Cumhuriyet kurulduğu zaman Türkiye’de okuma yazma oranı çok düşüktü; bin kişide ancak bir kişi okuma yazma bilirdi. Köylerde okuma yazma bilenleri muhtar seçerlerdi. Atatürk; Milli Mücadeleye maddi ve manevi büyük yardımları olan Mehmet Rıfat Börekçi’yi Diyanet İşleri Başkanlığına getirmiş, sağlığı müddetince her bayramda kendisini makamında ziyaret etmiştir. Ankara’ya ilk gelişinde Milli Mücadelede harcanmak üzere kendisine verdiği kefen parasına karşılık 1.200 liralık hediye çek veren Atatürk, Müslüman halkın istifadesine sunulmak üzere, o güne kadar hazırlanmamış Kuran-ı Kerim’in Türkçe Meali ile Kuran Tefsirini ve “Er’in Din El Kitabı”nın hazırlanmasını istemiştir. Şehrim Osmaniye’de, dışarıdan gelen hafızlık öğrencileri için 1933 yılında Cebelibereket Yatılı Kuran Kursu açılmış, masrafları devlet tarafından karşılanmış, öğretmenleri Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından atanmıştır. Türkiye’nin birçok il ve ilçesine bu tipte kuran kursları açılmıştır. Bugünkü Merkez Cami’mizin yanında bir müftülük idari binası, onun yanında dershane binası ile yatakhane ve yemekhane binaları vardı. Bu binalar yıkılmış ve yerine bugünkü cami yanındaki idari bina yapılmıştır. Atatürk döneminde Cebelibereket Milletvekilimiz, Osmaniye’nin Çardak Köyünden bugünkü Demir ailelerinin dedeleri merhum Basri Demir ile sağlığında yaptığım bir sohbette bu Kuran kursunun milletvekili olduğu dönemde kendisinin öncülüğünde açıldığını söylemişti. Atatürk, Lozan anlaşmasında Suriye topraklarına dâhil edilerek Fransa Devletinin idaresine verilen Hatay vilayetini Misakı-Milli hudutlarımız içine almak derhal gerekli çalışmaları yapmaya başlamıştır. İleride Milletler Cemiyetinin talebi üzerine Hatay ilinde oturan insanların yapılacak bir referandum ile tercihine göre bağlanacağı devleti tayin isteği gündeme geldiğinde (self determinasyon; kendi kaderini tayin hakkı) ekseri halkın Türkiye’yi istemesi için Atatürk, 1923 yılından itibaren Türkiye’nin değişik bölgelerinde yaşayan vatandaşlarımızdan bir kısmının Hatay bölgesine yerleşmesini sağlamıştır. 1937 yılında Fransızların idaresi altında bulunan Hatay ve Suriye topraklarının yeni kurulacak Suriye devletine bırakma isteğine karşı çıkan Türk Devleti, Hatay toprağının Türkiye’ye bağlanması için halkoyuna başvurulmasını istemiştir. Atatürk,1937 yılında Avrupa’nın Milletler Cemiyeti’nin desteğini almak için Hıristiyan âleminin Vatikan’dan sonra en önemli din merkezinin kilisesi olan Ayasofya’yı bütün insanlığın istifadesine sunulmak üzere müzeye dönüştürmüştür. Bu sayede Avrupa Devletleri ve ABD’nin kurduğu Milletler Cemiyetinin desteğini alarakHatay’ın Türkiye Cumhuriyetine bağlanmasını sağlamıştır. Aynı yılda Osmanlı döneminden kalma Taksim Beyoğlu’ndaki Ağa Camisini kararname çıkartarak yeniden tamir ve bakımını yaptıran Atatürk, din düşmanı olsaydı bunu yaptırır mıydı? Osmanlı İmparatorluğu 1517 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından Mısır’ı fethedip halifeliği aldıktan sonra beraberinde İstanbul’a getirdiği üç bin Eş’arî ve Selefiyeci din adamları Osmanlı yönetiminde etkili olmaya; Arapçanın sarayda ve medreselerde konuşulmasına öncülük etmeye başlayınca, Arapça, Farsça ve Türkçe karışımı Osmanlıca lisanı doğdu. Sarayda ve medreselerde Osmanlıca yazılır ve konuşulurken;şairler, yazarlar ve müzisyenler eserlerini Osmanlıca yaparken, Türk Dili sadece Anadolu insanının konuşma dilinden ileriye gidememiştir. Anadolu’da yaşayan halk ozanları şiirlerini, ağıtlarını, türkülerini Türkçe olarak yaşatmaya çalışmışlardır. Osmanlı döneminde medreseler ve okullarda eğitim Arapça, Farsça ve Türkçe karışımından oluşan Osmanlıca yapılırdı. Türk Dili Türkçe sadece Anadolu halkının konuşma dili idi. İbadethanelerde namazdaki süre ve dualar Arapça okunurdu.Namazın arkasından yapılan Allah’a yakarışlarda Arapça yapılırdı. Namaz kılan insan ne namazında okuduğu sürelerin anlamını bilirne de hocanın yaptığı duadan bir şey anlardı. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte okuma ve yazma seferberliği yapıldı.Türk dilini geliştirmek için okullarda eğitim Türkçe yapılmaya başlandı. Camilerimizde namazlarımızı Arapça eda ettikten sonra Allah’a yaptığımız dualar Türkçe yapılmaya başlandı. Bu dönemde Türkçe dua yapan çok güzel duahanlar gelişti. Ben 1955 yılında Adana’da lisede okurken camiye vakit namazlarımı kılmaya gittiğimde namazın arkasından bu duahanların yaptığı çok güzel duaya eşlik ettiğimi hatırlıyorum. Oysa bugün dahi camilerimizde namazdan sonra dualar Arapça yapılmaktadır. O zamanki yönetim Türkçeleştirme konusunda kantarın topunu kaçırarak,1931 yılında ezanı Türkçe okutmaya başladı. Medine dönemine kadar namazlara davet ezan şeklinde değildi.Bilal-i Habeşi Peygamber Efendimizin yanına gelerek rüyasında kendisine öğretilen ezanı Peygamber Efendimize okuyunca, Efendimiz“aynı ezan rüyamda bana da okutturuldu” diye buyurdu. Hz. Muhammed Efendimiz, Bilal-i Habeşi’ye “git öğrendiğin gibi ezanı oku” dedi. O günden itibaren ezan Müslümanları namaza/camiye davet edenbir alamet ve evrensel bir sembol oldu. Bugün nerde bir ezan duyulsa orada cami ve Müslümanların olduğu anlaşılır. Müslüman Türk Milleti ezanın Türkçe okutulmasını tasvip etmedi. 1950 yılında Demokrat Parti iktidara gelir gelmez, ezanın Türkçe okunmasını kaldırmış, Ezan-ı Muhammediye Arapça olarak okunmaya başlanmıştır. Hükümetin bu tasarrufu halkımız nezdinde sevinçle karşılanmıştır. Süleyman Hilmi Tunahan,1949 yılında Diyanet İşleri Başkanlığından yetki alarak Türkiye’nin il ve ilçelerinde dini eğitim vermek üzere kuran kursları açmıştır.Hükümet, 1951-1952 ders döneminde, Tevfik İleri’nin Milli Eğitim Bakanlığı sırasında yedi ilimize (Ankara,İstanbul,Adana, Isparta,Kayseri, Konya, Kahramanmaraş illerine) İmam Hatip Okulları açmıştır. 1950’den 1960 yılına kadar dine yaptığı hizmetler bunlardan ibaretolan Demokrat Parti, dini en fazla siyasi iktidarına rey kaynağı olarak kullanan parti olmuştur. 1960 yılında yapılan askeri darbe neticesinde kurulan hükümetin Devlet Bakanı Mehmet Altınsoy, Başbakan Suat Hayri Ürgüplü’nün huzuruna çıkarak ve kendisini kastederek,“Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki’nin damadının Devlet Bakanı, Şeyhülislam Hayri Efendinin oğlunun Başbakan, Milli Birlik Komitesini temsilen Diyanetten Sorumlu Mehmet Özgüneş’inkabinede olduğu dönemde bu kanun çıkmazsa hiçbir zaman çıkmaz” der.Ürgüplü Kabinesi 22/6/1965Tarih ve 633 No’lu Diyanet Teşkilat Kanununu çıkarır. Bu kanun çıkana kadar Türkiye’de il ve ilçe bazında, sadece müftülükte bir müftü bir vaiz bir imam ve bir odacı kadroları vardı. Şehir merkezindeki diğer camilerle bucaklarımız ve kırk bin köyümüzde imam kadromuz yoktu.Cumhuriyetin kuruluşunda Diyanet İşlerine alınan görevlilerin tahsiline bakılmaksızın dinî bilgisi olan kişiler müftü, vaiz ve imam olarak tayin edildiler.Daha sonra, 633 Sayılı Kanunun 29.Maddesine göre; bucak ve köy imam hatipliklerine ihtiyaçlar tamamlanıncaya kadar her yıl 2000 adet imam ve hatip kadrosu verilmesine karar verilir. Bu kadroların dağıtım esasları Bakanlar Kurulunca tespit edilir. Buraya tayin edilecek imam ve hatiplerin en az lise mezunu ve lise dengi bir dini okul mezunu olması şartı getirilir. Aynı Kanunun Geçici 4. Maddesi gereğince; 5 yıl içinde lise ve dengi dini okullardan diplomalarını almaları ve alanlara 1.000 (bin) lira ikramiye verilmesi kararlaştırılır. Bu kadroları doldurmak için,kanun gereği,1965 yılından itibaren süratle Türkiye’nin her tarafına imam hatipler açılmaya başlanmıştır.Ben de, 1967 yılında Osmaniye ilçemizde açılan İmam Hatip Lisesinde bir yıl kültür dersleri öğretmenliği yaptım. Görüldüğü gibi bu okullar sanılanın aksine bir siyasi partinin desteği ile açılmamıştır. Bugün din adamlarımızın arabasını, evini, sosyal ve ekonomik bağımsızlığını bu kanunlar sağlamıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı kadro itibarıyla Milli Eğitim Bakanlığından sonra en fazla kadrosu olan bir teşkilattır. Bilgisiz, önünü göremeyecek kadar cahil insanların konuşmaları yüce dinimiz İslâm’ı temsil edemez. Allah yüce dinimizi ve milletimizi, Atatürk’ün ve onun yolundan gidenlerin dinimize yaptıkları hizmetlerin kadrini ve kıymetini bilmeyen din adamlarından ve Atatürk’ü bütün cepheleriyle tanımadığı halde Atatürkçü geçinen devrimcilerden korusun. Ali ERAT